Bundan yıllar önceydi. Annemle Erzurum sokaklarında geziyorduk. Erzurum' u görenler bilir yollardaki parke taşlarını. Arnavut Kaldırımı gibi değil, daha şekilsiz ve daha aralıklı. Şimdi belki yenilemişlerdir bilmiyorum ama o zamanlar öyleydi en azından. Tam bir topuk düşmanı. İşte annem de o düşmana yenildi ve yürürken ayakkabısının topuğunu kırdı. Hemen yakındaki bir ayakkabı tamircisine girdik. Küçücük bir dükkanı vardı. Yaklaşık 3 metreye 1,5 bilemedin 2 metrelik bir alan. Yaptırabildiği kadar raf yaptırıp, elinden geldiğince ekonomik kullanmıştı adam dükkanını. Nerede olduğunu göremediğim bir radyodan eski türkülerin melodileri geliyordu. Önünde makinası, arkasında raflar, sağında solunda yığılmış ayakkabılar ile sanki oranın bir parçası gibiydi adam. Saç sakal birbirine karışmış, eller nasırlaşmış neredeyse çalıştığı tahta tezgahın dokusunu almıştı. Dış dünya umrunda değildi. Sanki o tezgah ile dünya arasına bir sınır çizmişti ve ne dışarı çıkıyor, ne de içer...
Yorumlar
Yorum Gönder